|
|

ÖNEMLİ BİLGİLER
.
DÜŞKÜNLÜK CEZASI
. DAR
. KERBELA
. EL-BEL-DİL
. Hz. ALİ
. ZÜLFİKAR
. ÜÇLER
. BEŞLER
. YEDİLER
. ONİKİLER
. ONDÖRTLER
. ONYEDİLER
. KIRKLAR
. DÖRT KAPI-KIRK MAKAM
. İKİCİHAN HAZİNEDARI SEYİT VELİ BABA SULTAN
DÜŞKÜNLÜK CEZASI
DÜŞKÜNLÜK;
Alevi ve Bektaşi toplumunda hata
yapan Canların kendi özünü
sorgulamaları, kendi
özeleştirilerini yapmaları, Erdemli,
Onurlu, Kişilikli, Şahsiyetli ,
Dürüst, Olgun ve Hatasız bir CAN
olabilmeleri yolunda verilen bir
ceza sistemidir. Bu ceza sistemi
kişinin kendi özünü doğru
sorgulayabilmesi yolunda verilen
manevi bir cezadır. Amaç; tamamen
Can’ın düzgün ve hatasız bir toplum
insanı olabilmesini sağlamaktır.
Alevi ve Bektaşi toplumunun bunca
ağır baskı koşullarına rağmen,
birliğini koruyarak bu günlere
gelmesinde işlevi göz ardı
edilemeyecek bir sistemdir. Cem
ibadeti, bilinen klasik ibadet
anlayışlarından farklı bir
ibadettir. İbadetle beraber
toplumsal meselelerinde çözüme
kavuştuğu kutsal bir ortamdır. Öyle
ya da böyle bir kişi suç işlemişse;
bu kişi Dede'nin,Mürşidin, Oniki
Hizmet Ehlinin ve diğer Talip
Canların denetiminde yargılanır.
Cem de gerçeklesen bu yargılamaya
Cem de bulunan herkes oyları,
görüşleri ile katılırlar ve böylece
ortak bir karara varılır. Halkın
direkt katılımıyla gerçekleşen bir
Halk Mahkemesidir bu. Suçun
ağırlığına göre bir ceza verilir.
Düşkünlük, verilen cezaların en
büyüklerinden birisidir. Düşkün olan
kimse toplumdan dışlanır. Düşkünlüğü
ve dışlanma süresini halk ortak bir
karar ile aldığından toplumda da suç
oranı minimum düzeyde kalmıştır.
Toplumdan tecrit edilip dışlanmak
çok büyük bir ceza olduğundan, o
kişiyi başka toplumlarda içine
almazlar. Düşkünlük süresince kimse
selamını almaz, kimsede selam
vermez. Cezalı talip bu süreçte
cezası bitene kadar devamlı kendi
özünü sorgular. Nefsini arıtır.
Özünü birler. Yeniden yola
girebilmek için Hak aşkıyla yanar
tutuşur. Hata yapmamanın erdemlerini
öğrenir. Bir Japon atasözünde olduğu
gibi “iyi bir kılıç olabilmek için
çok çekiç yemek gerekir” ilkesi
gereğince; Cezası süresince yaptığı
yanlışların bedelini, kendi özüne
sorgulatarak, özünü çeliklemesini
öğrenir. En büyük cezalar; yalan,
kov, kıybet, iftira, dedikodu, kul
hakkı yemek, hırsızlık, cana
kıymaktır. Burada bahsedilen cana
kıymak sadece insan canı değil,
doğada ki varolan bütün canlılardır.
Bir yaş ağacı kesen ve hayvan
katleden kişide aynı bir insan
canına kıymış gibi lanetlenir. Onun
içindir ki! Bektaşilerde hayvan
avlayan avcılar kesinlikle sevilmez.
Genel kanı; tüm canlıların doğada
yaşama hakkı vardır. Demokrasiye,
Laikliğe, Atatürk Devrimlerine ve
Cumhuriyete CANDAN ödünsüz olarak
bağlı olan Alevi ve Bektaşi toplumu
; bu ilkelerden sapanları da sonuna
kadar düşkün çıkarmıştır.
DAR
Alevilik ve Bektaşilikte “DAR”
kelimesi çok önemlidir.Köken olarak
Darağacından, Hallac-ı Mansurdan,
Dar-ı Mansurdan, Darda kalmaktan ,
Darda durmaktan gelmektedir. Dar
kapısı en önemli ve son kapıdır.
O KAPIYA
GELENLER YİĞİTLİĞİNDEN,
ERDEMLİLİĞİNDEN, ONURLULUĞUNDAN
; hiçbir zaman taviz vermezler ama
gerekirse başını verirler. Tıp kı!
İmam Hüseyin’ler, Hallac-ı
Mansurlar, Şeyh Bedrettinler, Pir
Sultanlar, Sivasta, Madımakta ve
daha ismini burada saymaya çalışsam
bu sayfaların almayacağı binlercesi
gibi; hiç korkmadan ser verirler ama
sır vermezler. Aynen Pir Sultanın
dediği gibi; ”Ben Musayım sen
firavun, ikrarsız şeytana layın, bu
kaçıncı ölmem hain, Pir Sultan ölür
dirilir.” Yani; bir tane Pir
Sultan’ı öldürürsünüz ama binlerce
yeni Pir Sultanlar doğar, diyor.
Alevilik ve Bektaşilikte en önemli kapı “DAR
KAPISI” dır. Bu kapıyı herkes
geçemez.
Cem töreninin en önemli
aşamalarından biri olan ve haklıyı,
gerçeği ortaya koyan “DARI MANSUR”
en büyük kapıdır. Bu kapı öyle bir
kapıdır ki gerçekte sanal, yani
görünmeyen ama hakikatta geçmesi çok
zor “DAR-I
DİVAN” dır. Diğer adı da Dar-ı Mansur olan bu kapı mahkeme
işlevi görmektedir. Ama bu öyle
bildiğimiz mahkemelerden olmayıp,
halk mahkemesi şeklindedir. Böyle
olduğu için de haklı ve gerçek her
zaman daha yoğun gerçekleşmiştir.
Dede ve Mürşit huzuruna gelen can bu “DAR”’da sorgulanır. Özü temiz olan Can temiz gelir, temiz
çıkar. Özü çürük olan ebediyen
nefsini arıtamaz. Bu ceme ölü giren
ve “DAR”’
a duran Can’lar ; özü temiz ise bu
Ayn-i Cemden diri olarak çıkarlar.
Yeniden doğarlar.
KERBELA
Alevi ve Bektaşilerde diğer adıyla
“LANETLİ KERBELA” diye de anılır.
Kerbela günümüzde Irak sınırları
içinde yer alan bir bölgedir.
Kerbela’yı önemli kılan Hz.
Muhammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu
üçüncü İmam Hüseyin’in 680’de Emevi
halifesi Muaviye oğlu yezit’in
askerleri tarafından Kerbela’da
şehit edilmesidir. Bu insanlık dışı
katliam tarihe "Kerbela Olayı"
olarak geçmiştir.
Kerbela olayı aradan asırlar da geçse
unutulmayacak kadar derin, anlamlı,
öğreticidir.
Kerbela, iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun,
lanetli ile kutsalın, karanlık ile
aydınlığın hesaplaşmasıdır. İmam
Hüseyin burada kutsallığı,
mazlumluğu, aydınlığı temsil
etmektedir.
Kerbelaya binbir tuzak ve hile ile getirilen
İmam Hüseyin’in ailesi yaklaşık 70
kişiden oluşuyordu. Buna karşın
Yezid’in ordusu ise binlerce
kişiden. Yezid’in komutanları, İmam
Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini ve
böylelikle onu bırakacaklarını
söylediler. İmam Hüseyin asla zalime
biat etmeyeceğini, boyun
eğmeyeceğini ve gerekirse bunun için
şehit olacağını defalarca
tekrarladı.
İmam Hüseyin dediği gibi yaptı ve Yezid’e biat
etmeyerek, onurlu bir şekilde
direnerek şehit düştü.
Kerbela Olayı İslam’da safları
netleştirmiştir. Zalime asla biat
edilmeyeceğini göstermiştir.
Alevilik ve Bektaşilik inancında
Kerbela Olayı büyük bir öneme
haizdir. Aleviler ve Bektaşiler;
dünyanın neresinde olurlarsa
olsunlar, adları ne olursa olsunlar,
Hz. Hüseyin’e bağlıdırlar. Onun için
oruç tutarlar, yas tutarlar. Onun
çektiği acıları bir nebze de olsa
hissetmek için çile çekerler.
Aleviler ve Bektaşiler sadece yas
tutarak İmam Hüseyin’i anmazlar.
Aynı zamanda ondan her defasından
bir şeyler öğrenirler. Dünya
döndükçe, insanlar varoldukça
Kerbela unutulmayacaktır.
EL- BEL -DİL(ELE BELE DİLE
SAHİP OLMAK)
Alevi ve Bektaşilerin en önemli ahlak,
erdemlilik ve onurluluk unsuru
ögeleridir. Olmazsa olmaz
kurallarının en önemlisidir. Bir
Alevi ve Bektaşiyi tarif etmek için
bu üç unsurun mutlaka oluşmuş olması
gerekir. Bu üç unsur; üçlü saç ayağı
gibidir, herhangi birisi olmazsa
veya eksik olursa o kişi “HAM” dır,
pişmesi ve olgunlaşması için daha
önünde çok uzun bir süreç vardır.
Bazılarının onlarca kitaba, yüz
binlerce sözcüğe sığdıramadığını,
Hünkarı Pir Hacı Bektaş Veli üç
sözcükle anlatmıştır. “ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OL”.
Alevi ve Bektaşilerde eline, beline, diline
sahip olamayan kişi makbul bir kişi
değildir. Böyle bir kişi toplumda
kesinlikle itibar görmez, hatta
dışlanır. Talip ise hemen düşkün
çıkarılır. Bu üç organ o kadar
önemlidir ki! nasıl ki! “taş
atıldıktan, söz ağızdan çıktıktan,
zaman geçtikten, fırsat kaçtıktan
sonra tekrar geri dönmesi mümkün
değildir” örneğinde olduğu gibi, bu
üç organı yanlış kullanırsan, nefsi
ambereye hakim olamazsan insanı
dürtüleri ile hareket eden bir
hayvana dönüştürür. Ama bu üç organı
bilim ve mantığın doğrultusunda akli
olarak kullanırsan “İNSANI
KAMİL”
e,
“EHLİ
İNSAN” a dönüştürür. İnsanın bu üç organı toplumu ve insanı geliştirdiği,
özgürleştirdiği gibi aynı zamanda
insanı ve toplumu düşkünleştirir,
yozlaştırır. Hacı Bektaş Veli, bütün
bu gerçeklikten yola çıkarak Alevi
ve Bektaşi inancında sağlam bir
ahlâk sistemi kurmuştur.
EL;
İnsanın eli her türlü iyiliğin ve
yine kötülüğün uygulayıcısıdır.
İnsan eline sahip olmadı mı katil de
olur hırsız da ama İnsan eline
sahip olduğu zaman hep üretir ve
üretimden yana olur. Üreten , emek
harcayan, çaba sarfeden, emekten
yana olan yaratan insan ise; “güzel
insan “dır. Güzel insanda kendisinden başlayarak topluma hizmet edendir.
Toplumsal huzuru, barışı
sağlayandır.Hacı Bektaş Veli; bu
düşüncesini “EMEĞİ İLE GEÇİNMEYENLER BİZDEN DEĞİLDİR” diyerek emekten ve üretimden yana net bir tavır sergilemiştir.
Başkasının sırtından çalışmadan
geçinenleri dışlamıştır.Alevi ve
Bektaşilerde mesleğinde, işinde veya
günlük yaşamda; yükselmenin ve
geçinmenin en alçakçası; zayıfların,
güçsüzlerin ve zavallıların sırtına
basarak yükselmek veya onların
sırtından sülük gibi emerek
geçinmektir. Bu tür yaşam tarzı olan
kişiler kesinlikle ve hemen “DÜŞKÜN” çıkarılır.
BEL;
İnsan kendi hayvani cinsel
güdülerine hâkim olamadığı zaman her
türlü sapkınlığı yapar. Sapkınlık,
kişiyi toplumsal çürümeye,
ahlâksızlığa götürür. Bunun zıddı
olan, yani insan cinselliği olumlu
anlamda bir üreme aracı olarak
değerlendirdiğinde sonuç yine
toplumsal ve bireysel huzur olur.
Yine insan, doğan çocuğuna gereken
ilgiyi göstermez ise o çocuk
toplumun başına belâ olur, her türlü
zararlı olaya açık duruma gelir.
Demek ki, insan; eline, beline hâkim
olmakla salt hayvani güdülerini
dizginlemiyor; bununla beraber
oluşturduğu aile sistemiyle
kendisinin vesile olduğu çocuğunu da
eğitmiş oluyor. Beline sahip olan
insan topluma faydalı olan, modern,
çağdaş ve uygar bir insandır. Beline
sahip olamayan insan ise aynı bir
hayvana benzer. Aklını hiç
kullanamaz, sadece dürtüleri ile
hareket eder. Bütün kötülüklerde o
tür insanlardan gelir.
DİL;
Dil insanlar arasında iletişimi
sağlayan organdır. Bir insan dilini
iyilik için de kullanabilir kötülük
için de. İnsan dilini yalandan,
riyadan, sahtelikten korumalı ve
yalana, sahteliğe alet etmemeli,
yani diline sahip olmalıdır. Duyduğu
olumsuzlukları düzeltmeli, yalandan
kaçmalı, kilit vurmalıdır. Dilini
iyi, güzel insanı ve dolayısıyla
toplumu huzura kavuşturacak şekilde
kullanmalı.
Ulu Hünkâr Hacı Bektaş Veli; “Makalat” adlı kitabında şöyle sesleniyor insanlığa: "İnsanın üç iyi dostu vardır. Öldüğünde, bunlardan biri
evde, öbürü yolda kalır. Üçüncüsü
ise kendisiyle birlikte gider. Evde
kalan malı, yolda kalan dostlarıdır.
Kendisiyle giden ise iyiliğidir."
G.Öz’ün anlatımıyla ; “Bir
insan Eline, Beline, Diline sahip
olduğu müddetçe iyi bir insandır.
Eline sahip olmakla; kendisini her
türlü şiddetten, hırsızlıktan,
cinayetten korumuş olur. Beline
sahip olmakla; çocuğuna iyi bir
baba, eşine ise iyi bir eş olur.
Yoksa her türlü hayvani güdüyü
tatmin etmek için ömrünü geçirir.
Diline sahip olan ise kendisini her
türlü yalandan, sahtelikten korumuş
olur. Eğer insanlık bu ilkeleri
asgari bir şekilde uygulasa her
türlü yozluğun ve yobazlığın sonu
gelir.”
Hz.ALİ
Hz. Ali ile ilgili
bütün tarihçiler;
O’
nun insan üstü güçlere sahip
mükemmel bir “CAN”
olduğunda hemfikirdir.
O’ gerçekten olağanüstü güçlere sahip DİNBİLİMCİ,
BİLİMCİ, TARİHÇİ, SOSYOLOG,
TOPLUMBİLİMCİ, EĞİTİMÇİ, FELSEFECİ,
DÜŞÜNÜR, YALANI, İFTİRAYI, KOV,
GIYBETİ, FİTNE FESATI KESİNLİKLE
SEVMEYEN, GÜÇSÜZÜN, EZİLENİN,
MAZLUMUN, GARİBANIN, HAKLININ HER
DAİM YANINDA OLAN, SÖMÜRÜNÜN ve
SÖMÜRENLERİN ŞİDDETLE KARŞISINDA
OLAN, ZALİME BOYUN EĞMEYEN,
KERBELEDA DİRENEN, PİR SULTANDA
ASILAN, NESİMİDE YÜZÜLEN, DARI
MANSURDA HALLACI OLAN, BEDRETTİNDE
SUSMAYAN, MADIMAKTA YAKILAN,
ATATÜRK’TE YOBAZLARA KARŞI SAVAŞ
AÇAN, 2000’ li YILLARDA HAKSIZLIĞA,
BASKILARA, DAYATMALARA DİRENENDİR. KENDİSİ Aleviler ve Bektaşilerce en kutsal yerde, Hz. Muhammed’ ten
sonra en üsttedir.Makamı çok
yücedir. Kendisi ölümsüzdür. Darda
kalanın imdadına yetişir. “MEDET YA ALİ”, “YETİŞ YA ALİ” , “PİRİM
YA ALİ”
diye her zaman , her yerde Ayn-i
Cemde çağrılır. Manevi alemde
yaşamaya devam eder, bazen
HIZIR,
bazen
Pir SULTAN,
bazen
Hacı BEKTAŞ,
bazen
ATATÜRK’
dür. Kurtuluş Savaşı’nda ,
Çanakkale’de, Sakarya’da ve İnönü’de
, ezenin, zalimin ,düşmanın
karşısına dikilmiştir.
O’
Hakikat dünyasında binbir donda
görünür. O’ tamamen emekten yana
olan, emeği savunan, başkalarının
sırtından geçinenlere düşman
olandır. A.Gölpınarlı ;
O’
nu çok mükemmel bir şekilde tarif
etmiştir. “İnsanlar vardır; yaşarlar, ölürler, yaşayış
sayfasında bir izleri bile kalmaz,
zaman alanında bir sözleri bile
söylenmez. Sanki doğmamışlardır,
sanki yaşamamışlardır. Bir yıldız
aksa göz alır, bir kuş uçsa
kanadının sesi duyulur, hâlbuki
bunlardan ne bir ses kalır, ne bir
nefes. Dünyaya gelmeselerdi hiç bir
şey eksilmezdi, gelmişlerdir, yer
yüzünde hiç bir fazlalık olmamıştır.
Hâlbuki insanlar vardır, ömürlerini
sürüp bitirirler fakat zaman onlar
için akar, düşünce onların hayatını
örer, inanç onlara bağlanır,
düşmanlık onlara saldırır. Bunların
adları toplumu sürükler, hatıraları
devletler kurar. Bunlar için kan
dökülür, şan alınır. Bunlar için
zulme göğüs gerilir, zulmedilir.Bir
muhitte sevilmezken, bir muhitte
bunlara tapılır. Bunları birisi
yererken, öbürü ölesiye sever.
Tarih, sanki bunların öz mallarıdır,
övülüş, yeriliş, öz hakları. Bunlar
gerçekten yaşamışsalar, insanın
çocukluk devrindeki yalanından
doğmamışlarsa şüphe yok ki, normalin
üstündeki insanlardır;
Peygamberlerdir, erenlerdir,
aşıklardır...
“
Gerçektende, bazı
insanlar insan sıfatında bu dünyadan
gelip geçmiştir.Ne varlıkları ne
yoklukları belli olmamıştır. Arada
zalim, acımasız, kalleş, diktatör,
güçsüzü ezen , fakirin ve garibin
sırtından geçinen, insan sıfatında
yöneticilerde gelmiştir ama hepsi
tarih sayfalarında lanetlenmiştir.
Bu dünyaya iyi insanlar, erenler,
proleterler, Hak aşıkları, Veliler,
Nebiler, Yiğitler, Cengaverler,
Erler, Nice Aliler gelmiştir.Ama
içlerinde bir tane
ALİ gelmiştir ki!
O’nun yiğitliği, erliği, cengaverliği, alimliği,
iyilikseverliği daha nice olumlu
özellikleri dillere destan olmuştur.
Ozanın söylediği gibi “Ali çoktur ama HAYDAR-I KERRAR bulunmaz”.
İşte O’ “HAYDAR-I
KERRAR”
dır.
BULUNMAZDIR.Daha
Hz. Peygamber sağken o, ölesiye
sevilen öldürülesiye yerilen bir er
olmuştur. Yaşadığı dönemde, daha
kendisi hayattayken mabuduna candan
inanan bu ere Tanrı demek cesaretini
bulanlar çıkmıştır. Bazı kesimler
O’ nu kıskanmış , O’ na haksız iftiralarda bulunmuşlardır. Yine bir ozanın
dile getirdiği gibi; “ALİ GİBİ ER GELMEDİ CİHANE,
O’ na da buldular binbir bahane”.O’
nun adını kötüleyenler olduğu gibi,
o ad için binlerce can verenler
olmuştur. "Ya
Ali medet"
sözü, ümitsize ümit vermiş,
hastalara şifa sunmuş, ezilenler
için kuvvet ve kudret kaynağı
olmuştur.
“ALİ”
adı; Emevileride yıktı, yerle bir
etti. Emevilerin acımasız zulmünü,
bu adın sahibinin oğlu Mazlum İmam
Hüseyin’in kanı boğdu. Abbasoğulları
saltanatını ilk yine bu ad kurdu
ama o Abbasileri yine içten içe
gene bu ad yıktı. Fatimiler bu adla
kuruldu, Safeviler bu adla belirdi,
gelişti. Mezheplerden bahseden
kitaplar bu adla doldu, İslam tarihi
bu adla yazıldı, tasavvuf bu ada
dayandı, İslam felsefesi bu addan
hız aldı, tasavvufi şiir bu adı
andı. İsyanları, bu ad kopardı,
ölümü bu ad hiçe saydı, kalan "ya Ali medet"
dedi, düşen "ya
Ali medet"
.....
yani hep
Ali, Ali, Ali......Dünyanın
direği, kainatın mihenk taşı.
O’ nu
karşısına alan yandı kavruldu.Bir
daha adı sanı duyulmadı. O’ nun
yanında yer alanlar; hep yiğit,
mazlum, haklı olarak kaldılar.
Hz. Ali
için dünyanın kaderini değiştiren
biri dersek abartmış olmayız.
Gerçek Hz. Ali, bütün insanlığın
kabul ettiği ender şahsiyetlerden
birisidir. Hz. Ali, düşmanlarının
bile yeteneklerini, cesaretini,
bilgeliğini, fedakârlığını övdüğü
bir yüce kişiliktir. Alevi ve Bektaşilerin deyimiyle O gerçekten "ALAH’IN
ARSLANI"’dır.
Hz. Ali,
yaşamıyla, düşünceleriyle,
eylemleriyle günümüzde de dara
düşenlerin sığınağı durumundadır. "Yetiş
ya Ali"
sözü boşuna söylenmemiştir. Hz.
Ali’nin yolu doğrudur. Bu yol insanı
her türlü tehlikeye karşı korumakta,
“karanlıktan aydınlığa, yokuştan
düzlüğe, zor durumdan rahata” çıkarmaktadır. Hz. Ali düşünceleri, felsefesi, yaşam
biçimiyle insanlığa yol göstermeye
devam edecek. Dünya döndükçe,
insanlık var oldukça Hz. Ali de var
olacaktır.
ZÜLFİKAR
Zülfikar; Hz. Ali’
nin kutsal kılıcının adıdır.
Sembolik olarak görülür ama
gerçekte haksızların, ezenlerin,
sömürenlerin, Pir Sultan’ı
asanların, Nesimi’nin derisini
yüzenlerin , Madımakta Canları
yakanların, yani tüm baskı ve
dayatma sonucu katledenlerin boynuna
indirilmiş bir kılıçtır. ”ZÜLFİKAR”başkaldırıdır,
isyandır, direniştir, zulme karşı
dik duruştur, sağlam duruştur,
Anadoluda umuttur, geleceğe güvenle
bakabilmektir. Zorda kalan, darda
kalan, haksızlığa uğrayan, umutla
yaşayan , aydınlıktan ve
çağdaşlıktan yana olan Alevi ve
Bektaşi toplumu için “ZÜLFİKAR” sonsuz umuttur. Çocuklarının,
torunlarının, gelecek nesillerinin
GÜVEN SEMBOLÜDÜR.
Gönüllerde yaşatılan “ZÜLFİKAR” Yüreklerde ki isyanın dışa vurumudur, sadece semboliktir.
Hiçbir Alevi veya Bektaşi kan
dökülmesinden yana değildir. Her
daim BARIŞ tan yanadır. Alevi ve
Bektaşiler hiçbir zaman kanı kanla
yıkamazlar, kanı suyla yıkarlar.
Asılsalar da , kesilseler de hiç
kimseye düşman gözüyle bakmazlar.
Yunus’un sözlerinde ki gibi “
YARADILANI SEV YARADANDAN ÖTÜRÜ”
düsturunu sahiplenirler. Barış
amacıyla ilk eli onlar uzatırlar.
ÜÇLER, BEŞLER, YEDİLER,
ONİKİLER, ONDÖRTLER, ONYEDİLER,
KIRKLAR, DÖRT KAPI, KIRK MAKAM;
Aslında 3’lerin, 5’lerin,7’lerin,
12’lerin,14’lerin, 17’lerin,
40’ların anlatmak istediği hepsi “İNSANDIR”.Yani
İnsanın ta
KENDİSİDİR.
ÜÇLER
Üçler:
Hz. Allah,
Hz. Muhammed ve Hz. Ali’dir.
Alevi ve Bektaşilerde üçler çok
önemlidir. Bütün Alevi ve Bektaşiler
sıtk ile her an, her daim, her zaman
onları dillerinden, dualarından,
ibadetlerinden eksik etmezler.
BEŞLER
Beşler: Hz.
Muhammed, Hz. Ali, H. Fatıma, Hz.
Hasan ve Hz. Hüseyin’dir.Beşler;
Hane Halkı demek olup; diğer adı “EHLİBEYT”
tir.
Ehlibeyt; Alevi ve
Bektaşilerde,
ÖZLEM,
SEVGİ, AŞK,
HASRET, BAĞLILIK, SADAKAT, GÜVEN
kısacası her şey demektir.
Ehlibeyt’e
olan sevgi ve özlem çok başkadır ,
onlar için “YANIP
TUTUŞMADIR”. Yüreklerin “KOR”
olmasıdır, yüreklerin “KÖZ”
olmasıdır. Alevi ve Bektaşiler;
Ehlibeyti kalplerinin en derin
dehlizlerinde, damarlarının
çeperlerinde, gönüllerinin tahtında
hissederek yaşarlar.
YEDİLER
YEDİ ÜNLÜ OZAN;
Bu yedi ulu ozana Aleviliği ve
Bektaşiliği teorileştirenler de
diyebiliriz. Bu ozanlar Alevilik
felsefesini en iyi şekilde dile
getirmişlerdir. Bu ozanların
şiirleri, söyledikleri sözler
Aleviler için adeta kanun
sayılmıştır. Cemlerde en çok bu
ozanların deyişleri çalınır,
şiirleri okunur. Bu ozanların
şiirleri ve deyişleri günümüzde de
popülerdir. Buradan da anlaşılacağı
üzere bu ozanlar aradan geçen tarihi
silmişler, güncelliğinden hiç bir
şey kaybetmeden günümüzde de
Alevilerin ve Bektaşilerin moral ve
direnme gücü olan şiirleri,
deyişleriyle ölümsüzleştirmişlerdir.
Sanırız bu konuda yanlış bir
anlaşılma mevcut olup; Bazı kimseler
Alevi ve Bektaşi ozanların sayısının
yedi ozan ile sınırlandığını
düşünmekte ve söylemektedirler. Bu
bir yanılgıdır. Alevi ve
Bektaşilerde; şüphesiz ulu
mertebesine gelecek daha nice
binlerce ozanlar var olup bunların
içinde yalnızca bu ozanlar
semboldür. Kimse Alevi ve Bektaşi
ozanların sadece bu yedi ulu ozan
ile sınırlı olduğunu sanmasın. Bu
yedi ulu ozan diğer ozanların
temsilcisi, sözcüsü, sembolü
konumundadırlar.
Şah Hatayi
Pir Sultan Abdal
Kul Himmet
Yemini
Virani
Fuzuli
Yoksuli
ONİKİLER
ONİKİLER;
Oniki imamlardır. Oniki İmamların
çoğu Emeviler ve yezitler tarafından
katledilmiştir ama ONLAR;
Alevi ve Bektaşilerin ruhlarında ve
yüreklerinin en derinliklerinde
yaşamaktadırlar.
Oniki İmamlar: “
Hz. Ali , İmamı-ı Hasan, İmamı-ı
Hüseyin, İmam-ı Zeynel Abidin,
İmam-ı Muhammed Bakır, İmam-ı Cafer
Sadık, İmam-ı Musa Kazım, İmam-ı Ali
Rıza, İmam-ı Muhammed Taki, İmam-ı
Aliy’yül Naki, İmam-ı Hasan
el-Askeri, İmam-ı Muhammed Mehdi”
dir.
Ayrıca
; Alevilikte
ve Bektaşilikte Mutlak Uyulması
Gerekli ONİKİ ilke;
1- Elini tek tut,
2- Dilini pek tut,
3- Belini berk tut,
4- Gazabını yutucu ol,
5- Sır saklayıcı ol,
6- Ayıp örtücü ol,
7- Aşina sahip ol,
8- Eşine sahip ol,
9- İşine sahip ol,
10-Alın açıklığı,
11-Sofra açıklığı
12- Gönül açıklığı’
dır. Bu ilkelere uymak “MUTLAK
ŞART”
tır.Bu kurallara uyanlar iyi bir
insan, “İNSANI KAMİL” olma yolunda hızla mesafe kat eder. “EHLİ
İNSAN”
olur. Uymayanlar ise ; en kısa
sürede yoldan çıkarak , geri
dönülmez bir yola girer ve toplumdan
uzaklaşır.
ONDÖRTLER
ONDÖRTLER;
Ondört masumu paklardır. Bütün Alevi
ve Bektaşilerin gözlerinden
yaşlarını eksik etmediği, Duvazı
imamlarda, mersiyelerde,
buyruklarda, ağlayarak zikrettiği
masumu
CANLARDIR.
14 Masumu Paklar;
Ehlibeyt ve On İki İmamların
çocukları olup küçük yaşlarda
zalimce katledilen on dört çocuğun
adıdır. On dört Masum Pak “arılığın, saflığın, temizliğin” sembolüdürler. Onların hepsi “PAK”,
onların hepsi “SAF”,
onların hepsi “MAZLUM”
dur. Dünyada yaşanmış ve yaşanacak
her türlü melanetler; emevilerin,
yezitlerin, muaviyelerin,
mülcemlerin, şimirlerin, mervanların
yaptıkları yanında çok küçük kalır.
Onun içindir ki! Sünni kardeşler,
kendi çocuklarına bile, yezit,
mülcem, şimir gibi lanetli isimleri
kesinlikle koymazlar. Çünkü onlar
çoluk çocuk demeden, bütün
mazlumları, yavruları, safları,
masumları katletmişlerdir. Ama
katledilen masum
CAN’
ların
ARILIĞI, SAFLIĞI, TEMİZLİĞİ,
Alevi ve Bektaşilerin ruhlarının en
derinliklerinde saklıdır.
Ondört Masum-ı Pakların isimleri ve
şehadetleri:
Muhammed Ekber:
Hz. Ali’nin oğludur. Henüz 40 günlük
iken Hz. Ali’yi Ebubekir’e biat
ettirmek için evine baskın
düzenleyen Ömer’in adamı olan Tahir
tarafından kapı Hz. Fatma’nın
üzerine devrilir. Bu esnada Fatma
Ana’nın kucağında bulunan Ekber kapı
altında ezilerek şehit olur.
Abdullah:
Hz. Hasan’ın oğludur. Yedi yaşında
iken Muaviye’nin adamlarından Talha
bin Amir tarafından şehit edilir.
Abdullah:
Hz. Hüseyin’in oğludur. İki yaşında
iken Kerbela’da Erzak Dımışki
tarafından şehit edilir.
Kasım:
Hz. Hüseyin’in oğludur. Üç yaşında
iken Kerbela’da Hezime Kahl
tarafından şehit edilir.
Ali Asgar:
Kerbela kıyımında bir yaşındaydı.
Babası Hz. Hüseyin tarafından su
verilmesi için Yezid’in askerlerine
gösterilir. Bu esnada İbni Sadi’nin
emriyle Harmele adında bir okçu
tarafından şehit edilir.
Kasım:
Zeynel Abidin’in oğludur. Üç yaşında
iken Bekir İbni Ur tarafından şehit
edilmiştir.
Ali Eftan:
Beşinci İmam Muhammed Bakır’ın
oğludur. Altı yaşında şehit edilir.
Abdullah:
Altıncı imam Cafer Sadık’ın oğludur.
Üç yaşında İbni Mercan tarafından
şehit edilir.
Yahya Hadi:
Altıncı imam Cafer Sadık’ın oğludur.
Üç yaşındayken Abbasi hükümdarının
huzurunda şehit edilir.
Salih:
Yedinci imam Musa Kazım’ın oğludur.
Dört yaşında iken şehit edilir.
Tayyip:
Yedinci imam Musa Kazım’ın oğludur.
Yedi yaşında iken şehit edilir.
Cafer Tahir:
Dokuzuncu imam Muhammed Taki’nin
oğludur. Dört yaşında iken şehit
edilir.
Cafer:
Onuncu imam Ali Naki’nin oğludur.
Bir yaşında iken şehit edilir.
Kasım:
Onbirinci imam Hasan Askeri’nin
oğludur. Bir yaşında iken şehid
edilir.
ONYEDİLER
Onyedi Kemerbest;
Hz. Muhammed’e, Hz. Ali’ye,
Ehlibeyt’e bağlı kırklar meclisinin
üyeleri arasında bulunan, Hz. Ali
tarafından kemerleri bağlanmış olan
onyedi önderdir.
Onyedi Kemerbest’in
çoğu Ehlibeyt yolu için şehit
olmuştur.
Onyedi Kemerbest’in
adları:
1. Selmani Farisi
2. Ammar bin Yaser
3. Malik Eşter bin Haris
4. Muhammed bin Ebubekir
5. Veysel Karani
6. Abuzer Gaffari
7. Harrim bin Haris
8. Abdullah bin Yedi-Hazai
9. Abdullah bin Adiel
10. Abu el Hişam
11. Haris Şeyhani
12. Haşim bin Utbe
13. Muhammed bin Abu Hazika
14. Kamber hazretleri
15. Murtefi bin Vezza
16. Said bin Kays
17. Abdullah bin Abbas
KIRKLAR
KIRKLAR:
Hz Ali etrafında toplanan 40 kisilik
meclistir. Diğer adı; kırklar
meclisidir. “KIRKLAR CEMİ” ve “KIRKLAR MEYDANI” olarak; Alevi ve Bektaşilerde kutsal ve efsunlu bir
ortamdır. Kırklar Cemine herkes
alınmaz. Ancak edep erkana uyan veya
yola girmiş “CANLAR”
alınır. Kırklar meydanında “ONİKİ
HİZMET EHLİYLE”
birlikte Kırkları temsilen “CANLAR”
katılır ve CEMe katılan Talip
Canlar; Kırkları temsil eder.
DÖRT KAPI KIRK MAKAM
DÖRT KAPI;
ŞERİAT,TARİKAT,MARİFET ve HAKİKAT
demektir.Her kapının içinde ayrıca 10
makam vardır. 4 kapıda ki makam
sayısı toplam 40’tır. 4 kapı 40
makam adı buradan gelmektedir.
1.KAPI; ŞERİAT:
Şeriat kapısı Alevi ve Bektaşilerde olgunlaşma kapısıdır. Bu
kapıdan giren kişi daha “HAM”
dır.Tam olgunlaşmamıştır.Bu kapıdan
giren için uzun süreçli bir yol
başlamıştır. Bu dönem kişinin her
türlü savrulabileceği yada özünü
çelikleyebileceği bir dönemdir.
Alevi ve Bektaşilerde bekarlık
dönemi olarakta görülen bu dönem
evlilikle birlikte sona erer ve
evlenecek olan gençler; bir Dedeye
ve Mürşide ikrar vererek geri
dönülmez, hatasız bir yola girerler,
yani tarikat kapısından içeri
girerler. Şeriat dönemi ise daha
yola girmemiş, bir Dedeye
bağlanmamış, her türlü hatanın hoş
görülebileceği, gençlerin
kendilerini tanıma dönemidir. Şeriat
kapısı yola girmeden, bir Dedeye ,
Mürşide bağlanmadan bir önce ki
dönemdir. Bu dönemde kişi devamlı
olarak kendi özünü sorgular,
nefsiyle mücadele eder, akli olmak
ve iradeli olabilmek yolunda çaba
sarfeder.Eğer nefsine yenilirse
ERDEMLİ
bir insan olabilme yolunda ,daha
yolun başında mücadeleyi kaybeder.
Burada ki temel öğreti ; kişi ne
kadar ibadet yaparsa yapsın,
insanlık yolunda hata yaparsa daha
olgunlaşmamıştır ve daha “ÇİĞ”dir.
Sonuçta Şeriat;doğru inanç,doğru
yaşam tarzı demektir.Yaşam tarzıyla
çevresinde sevilen ve takdir edilen
kişi, ikrarını verdiği anda yola
girmiş sayılır ve tarikat kapısından
ilk adımını atar.
2.KAPI; TARİKAT: ELİNE , BELİNE
,DİLİNE SAHİP olunması
gereken bir kapıdır. Girme girme,
dönme dönme kapısıdır, girersen
dönme kapısıdır. Bu kapıdan
girdikten sonra geri dönüş yoktur.
Bu kapıdan her CAN ölü girer.
Kendini iyi yetiştirirse yeniden
doğar. Hata yapılmaz bir yola girer.
Eğer Talip Can tarikat kapısından
girdikten sonra yolun kurallarına
uymaz ve çok büyük bir hata yaparsa,
girdiği kapıdan ÖLÜ olarak, tekrar geri çıkar. Ebediyen
DÜŞKÜN
kalır.
Bu kapıdan girdikten sonra nefsini
ıslah edebilen, erdemli ve onurlu
olma yolunda çaba sarfeden kişi
bunun mükafatını çok kısa bir
süreçte görür ve el üstünde tutulan,
itibar gören bir Talip Can olur.
Şeriat döneminde yapabileceği
hatalar hoş görülebilirken, tarikat
kapısından girdikten sonra,artık
erdemli insan olabilmenin yolu
başlar. Talip Canın, bu süreçte
dikkat edeceği en önemli husus,
bilim ve hilim sahibi olmaya kendini
adamalıdır. Bunu yaparken daha evvel
ki, olumsuz huylarını hızla
düzeltmeye çalışmalıdır.Burada en
önemli öğreti bilimdir ve bilimden
gidilmeyen yolun sonu
karanlıktır.Talip canın bilim
öğrenmek için çok emek sarfetmesi
gerekmektedir.Bilim öğrenmeye ve
hilim sahibi olmaya kendini adayan
talip can, bilgi sahibi oldukça,
çevresine de ışığını yaymaya
başlar.Gittikçe daha hoşgörülü, daha
mütevazi, daha sabırlı olmaya
başlar. Bu yol onu doğruya ulaştırır
ve öğrendikçe İlmin başının sabır
olduğunu kavrar.
Sonuçta; bu
öğretiler ve sabır onu çevresinde
saygı ve ilgi gören bir kişi
konumuna yüceltir.Ayrıca talip can
tarikata hizmet etmek ve 12 hizmeti
de en kısa zamanda öğrenmek için
çabalar ve 12 hizmetle beraber,
diğer bütün kuralları da öğrenir.
3.KAPI; MARİFET:
Tarikat kapısından büyük bir
başarıyla geçen talip can, Marifet
kapısına adımını atar. Marifet
kapısı; Talip Canın yaptığı her işi
büyük bir olgunluk ve dürüstlükle
yapmasından geçer. Artık olgunluk
dönemine ulaşmış olan Talip Can,
çevresinde el üstünde tutulan
erdemli bir kişi olup, marifet ehli
olmaya hak kazanmıştır.
4.KAPI;HAKİKAT:
En son kapı Hakikat kapısı olup,bu
kapıdan herkes geçemez. Bu kapıdan
geçmek çok büyük meziyetler
gerektirir. Bu kapıdan geçebilmek
için bütün olumlu meziyetlerin
oluşmuş olması gerekir. Bu kapı, o
kadar kutsaldır ki! ancak keramet
ehli Ulular bu kapıdan geçebilir.
Hakikat kapısından geçebilmenin en
büyük öğretisi, Hak ile Hak
olabilmektir. Hak’ı özünün
derinliklerinde hissedebilmektir.
Hakikat kapısına ulaşmaya nail olmuş
Pir, Mürşid, Dede; eğer gerçekten
hakikata erebilmişse, artık bütün
dünyevi kaygıları aşıp, Allah ile
arasında ki sırra ulaşmıştır. Özünde
Hak’la Hak olmuş ve Hilim sahibi ve
Bilim sahibi olmak mertebesine de
erişmiştir. Hilim sahibi olamayan
kişi ise, eğitimlide olsa Ehli
Kamil olamaz. Demek ki! Sadece
okumakla Hakikat kapısından
geçilemez. Sadece okumakla insan
olunamaz. Kamil insan olunabilmenin
en büyük şartı; kişinin kendi özünü
eğitmesi, özünü, her daim
sorgulaması ve arındırmasıdır. Bu
arındırma sadece okumakla, gelenek,
görenekle olmaz. Kişi mutlaka her
gün, her saat, her dakika, her
saniye kendi nefsini sorgulamalı,
kendi özünü
DAR’a çekmeli, nefsini ıslah
etmeli, içinde ki cevheri, deşifre
etmelidir.
Nefsini ıslah edebilen insan kamil
insandır, iyilik severdir,
hoşgörülüdür, sabırlıdır,
metanetlidir, kötü söylemez, dedi
kodu yapmaz, yalan, iftira atmaz,
kov, kıybet bilmez, mazlumun hakkına
el uzatmaz, gördüğünü örter,
görmediğini söylemez, kimseye kem
gözle bakmaz, her zaman iyiliksever,
yardımsever olur, mazlumun hakkını
korur.
İKİ CİHAN HAZİNEDARI SEYİT VELİ BABA
SULTAN
VELİ BABA SULTAN;
En büyük Anadolu Erenlerindendir.
Türbesinin bulunduğu Dergah;Isparta
ili Senirkent ilçesi ne bağlı “ULUĞBEY
TOPRAKLARI”n dadır. Dergahı
çok büyük “KUTUP
DERGAH” tır ve Dergahta
dünyada sadece üç yerde bulunan
YEŞİL EŞİK
mevcuttur. Yaşadığı dönemde,
kendisini tamamen bilim ve hilim
sahibi olmaya adamıştır. Bilime,
okumaya, eğitime çok önem vermiştir.
Ayrıca Hilim
konusunda da kendisini mükemmel bir
şekilde yetiştirmiştir. “HİLİM”;
tevazulu olmak, alçakgönüllü olmak,
sabırlı olmak, merhametli olmak,
mütevazi olmak, dürüst olmak, kalp
kırmamak, kötü konuşmamak, saygılı
olmak, sevgili olmak, iyilik sahibi
olmak, ezilenin, zayıfın, fakirin,
garibin, zavallının ve güçsüzün
haklarını korumak,onlara sahip
çıkmaktır.
Veli Baba Sultan’ın
en büyük öğretisinde; insan-ı kamile
ulaşabilmek için sıkı bir iç
disiplin gerekmektedir. İnsan-ı
kamil olabilmenin en büyük yolu
kişinin kendi özünü eğitmesinden
geçmektedir. Bunun için kişinin önce
Mürşid, Pir, Rehber, Dede huzurunda
ikrar vererek Dört Kapı Kırk
Makamdan geçmesi gerekir. Ikrar
veren talip Can için geri dönülmez
zor bir süreç başlamıştır. Bu yola
giren talip bilgi düzeyini artırıp
yolun kurallarını yerine getirdikçe
yükselir. Öğrenmenin hiçbir zaman
sonu yoktur. Bu öğrenme aşkı
ebediyen devam eder.(4 kapı şeriat,
tarikat, marifet ve hakikatten
oluşur. Talip canlar,bu dört kapıdan
geçmek için kendi iç disiplinlerini
kontrol altında tutarlar. Bunun
manevi hazzını her daim tadarlar.
özünün derinliklerinde
hissedebilmektir.)
İşte Veli
Baba Sultan’ da, bu erdemlere
küçük yaşlarda erişmiş en büyük
Velilerden biridir. Hatta en
büyüğüdür.Veli Baba Sultan’ın anlayışına göre; Hilim sahibi olamayan kişi, ne
kadar bilim sahibi olursa olsun,
Velilik mertebesine ulaşamaz. Bu
felsefesede bize şu gerçekleri
göstermiştir ki! ”sadece
okumakla kamil bir insan olunamaz.”
Veli Baba Sultan’
ın felsefesi ve öğretisi, onurluluk
ve erdemlilik üzerine kuruludur.
Kendisini de bu düstur üzerine
yetiştirmiştir. Kendisi küçük yaştan
itibaren dedesi
Veliyittin
Gazi ve
Hüseyin Veli
Dede’den ders almış olup,
dergahta bulunan diğer dervişlerin
yanında yetişmiştir. Önce babasını
kaybetmiş,daha sonra dedesi de
hak’ka kavuştuktan sonra kendisini
kırk gün çilehaneye kapatmıştır.
Çilehanede kendi nefsini
arındırıp,sır olarak,çilehanenin üst
bölümünden şimdi ki Veli Baba
Dergahına ulaşmıştır. Gençliğinde ve
yaşlılığında kendisini, yanında
yetiştirdiği talipleri, dervişleri,
rehberleri, dedeleri eğitmeye
adamıştır.
Veli Baba Sultan dergahı ilk
kurulduğunda,dervişlerin yatıp
kalktığı,ibadet yaptığı, eğitildiği
bir kurum olarak hizmete açılmıştır.Veli
Baba Sultan hep aydınlıktan
ve aydınlanmadan yana
olmuştur.Çevresine yaydığı eğitim ve
kültür ışığıyla Akdeniz ahalisinde
ve Anadolu’da aydın ve bilge
konumuna ulaşmıştır.
Yazmış
olduğu,şiirler,nefesler,deyişler
günümüzde de çoğu ozanlarca
bilinmekte olup,her daim
söylenmektedir.
İşte burada
yetiştirilen,dervişler,rehberler,dedeler
ve Veli Baba
Sultan’ın çevresine yaydığı
aydınlanma ve çağdaşlık ışığı
nedeniyle;Isparta ili, Senirkent
ilçesi, “ULUĞBEY”
kasabasının ilk adının “Işıklar
Köyü” olduğu bilinmektedir.
Bu da Veli
Baba Sultan’ın bizzat
eğitime, bilgi donatısına ve emeğe
ne kadar değer verdiğini
göstermektedir. Daha sonra ki
yıllarda dergahta ve bu topraklarda
yetişen ozanlar, zakirler,aşıklar
nedeniyle, kasabanın adı “Aşıklar
Köyü” olarak kayıtlara
geçmiştir. İşte
Veli Baba
Sultan düsturuyla
harmanlanan, bu toprakların
yetiştirdiği Uluğbey’in çok değerli
evlatları, yetiştiği felsefenin
özüne sadık kalarak, gittiği her
yerde yaşayan herkesi insan olarak
görmüştür
Kısa olarak
Veli Baba
Sultan’ın seceresini
özetlersek;
HZ.Ali Efendimizin Hak’ka
yürüyüşünden sonra,ehlibeyt ve
ehlibeyt dostlarına yapılan
saldırılar ve katliamlar devam
etmiştir. Emevi ve Abbasi
baskılarından kaçan Oniki imamların
bazıları ve onların nesilleri
Horasan’da Meşhed,Irak’ta Necef ve
İran’ın iç bölgelerine kadar
dağılmışlardır.
Gittiği yerlerde felsefeleriyle,
insan sevgisi ve hümanizmle kendini
sevdiren bu güzel erenler, yinede
zulme uğramasına rağmen gittiği
yerlere kadar kovalanmış,içlerinde
sağ kalanların çocukları,bazı Türk
beyleriyle evlilik yapmışlardır.
İşte bu evliliklerden doğan ve
ehlibeyt ve oniki imam sevgisiyle
yeşeren tomurcuklar, Anadoluya kök
salmıştır. 8.yüzyıldan sonra
Anadoluya gelen Türk beyleri,
kasabamızın kurulduğu şimdi ki
adıyla Isparta ili hudutları içinde
ki “ULUĞBEY”
topraklarına yerleşmişlerdir. Örnek
olarak; Veli
Baba Sultan’ ın atalarından
Hasan Gazi burada şehit olmuştur ve
bizim topraklarımızda yatmaktadır.
İmam Cafer Efendimizin ümmetinden
Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi
Malatya’da Saraskerlik yapmış
olup,Hasan Gazi’nin ağabeyidir.
Veli Baba
Sultan Hasan Gazinin on
göbekten torunu olup,Bedri Noyan
Dede Baba’nın menakıbnamesinde;
Hasan Gazi’nin oğlu Hüseyin Gazi
Paşa olup, onun evladı Ali
Zahit,onun evladı Zeyd Şehit, onun
evladı Cafer Sadık, onun evladı Uzun
Er, onun evladı Caferi Küllü Battal,
onun evladı Hüseyin Gazi, onun
evladı Zeydi şehid, Onun evladı
Caferi Sadık, onun evladı Yalıncak
Babadır ve yatırı Araplar
mezarlığındadır. Onun evladı
Veliyittin Gazi olup Türbe
içindedir. Onun evladı Hüseyin Veli
Dede’dir. Hüseyin Veli Dede
Cezayir’de savaşırken şehit
olmuştur. Türbesi Cezayir’de dir.
İki Cihan
Hazinedarı Seyit Veli Baba Sultan;
Hüseyin Veli Dede’nin en sevgili
evladıdır.Kerametleri Anadolunun
dört bir yanına yayılmıştır.
En önemli kerameti bir güveç pilav,
bir torba saman ve bir tas arpa ile
4. Murat döneminde, Mürteza Zor
Paşa’nın ordusunu doyurmasıdır.
Şöyle ki! bin altı yüz otuz yılında;
Bağdat seferine çıkan Paşa, Uluborlu
ovasında konaklamak ister. Fakat
Uluborlu ahalisi, fakir olduğunu
orduyu doyuracak güçleri olmadığını,
ancak! Uluköy’de
Veli Baba
Sultan’ın orduyu
doyurabileceğini söylerler.
Veli Baba
Sultan’da, kendisine durumu
ileten Paşanın gönderdiği
yaverlerine, ’Ne kadar
askeriniz,komutanınız ve atınız
varsa doyurmaya, ağırlamaya
hazırım’der.Paşa memnun bir şekilde
ordusunun ağırlanması için akşam
olmadan yaverlerini erzakların
alınması için gönderir.Bakarlar
ki!bir güveç pilav,bir torba saman
ve bir tas arpadan başka bir şey
yoktur.Hayal kırıklığına uğrayan
yaverleri
Veli Baba Sultan’a sert bir
şekilde çıkışırlar.
Veli Baba
Sultan’da Hak’kın iziyle
orduyu doyuracağını beyan edip
,hemen götürmelerini ve
yedirmelerini söyler.Hiç bitmeyen
pilav, arpa ve samanı gören yaverler
utanarak gelip,özür dileyerek
Veli Baba
Sultan’a niyaz ederler .Bu
evliyalığa ve iyiliğe karşı,Mürteza
Zor Paşa’nın emriyle şimdi ki Türbe
ve Külliyenin yapımına başlanır.
Veli Baba Sultan;
küçük yaşta ehlibeyt ve oniki imam
sevgisiyle yoğrulmuştur. Dervişlik
ve Velilik mertebelerinden
sonra,kendisini tamamen ibadete
vererek,kırk gün çilehaneye
kapanmıştır.Hak ile hak olup
keramete erişmiştir.yaşadığı dönemde
çevresinde sevilen ve
sayılan,hoşgörülü,sabırlı,diğer
inançlara saygılı olup,insanlık
çizgisinde bütün toplumu
kucaklaşmıştır.Eline,beline,diline
düsturunu sonuna kadar
savunmuştur.Bilgiden korkanlara
karşı savaş açmıştır.Tüm bilgisini
etrafına yaymıştır.Hak gözüyle
bakmayan körleri uyarmıştır.Her
zaman barıştan ve kardeşlikten yana
olmuştur.Kendisi en büyük
Pir’lerdendir. Isparta ili-Senirkent
ilçesine bağlı
Uluğbey’in
şimdiki potansiyeline ulaşmasına
nail olmuştur.
Ehlibeyte yapılan haksızlıklara
rağmen, bizim felsefemiz hep
barıştan yana olmuştur. Çizgimiz,her
zaman laiklikten,
demokratikleşmekten ve çağdaşlıktan
yana olmuştur.
Uluğbey
Halkı ; Atatürk
Devrimlerinden ve Cumhuriyetten en
fazla faydalanan kesimdir. Yaşam
biçimi olarak
Cumhuriyet’i
fazlasıyla Sahiplenmiştir. Eğitime
çok önem vermiştir. İmece usulü
büyük emeklerle yapılan okulun
girişine, büyük punto kabartma ve
oyma yazılarla;
TUT ELİMDEN GERİ KALDIM,
GÜCÜMLE KABEMİ ALDIM.;ve,
SENİ OTUZ
GÜNDE YAPTIK
KAÇIYORDUN ALIP KAPTIK
BİZİ KURTAR NUR OCAĞI
KABEMİZSİN SANA TAPTIK.
diye yazılmıştır.
Bu da göstermektedir ki!
İKİ CİHAN
HAZİNEDARI SEYİT VELİ BABA SULTAN’ın
felsefesi ve öğretisiyle
yetişen
Uluğbey halkı ; her zaman
aydınlık, bilime değer veren ve
evlatlarını okutmak için her türlü
fedakarlığı yapmaya hazır bir toplum
olmuştur ve bundan sonra da ebediye
kadar aynı bilinçle evlatlarını
okutmaya devam edeceklerdir. “ULUĞBEY
HALKI”; gerçekten bilime ne
kadar değer verdiğini kanıtlamıştır.
Yirmi birinci yüzyılda,
üniversitelerden mezun sayısı
1000’in üzerindedir.Bu toprakların
yetiştirdiği BilimAdamları, Valiler,
Profesörler, Doçentler, Doktorlar,
Mühendisler, Mimarlar, Avukatlar,
Öğretmenler, Subaylar ve daha
niceleri, Anadolu’nun dört bir
yanında ve yurt dışında,
mesleklerini büyük bir başarı ile ve
dürüstçe icra etmektedirler.Tüm“VELİ
BABA SULTAN”lı
HEMŞEHRİLERİME ;
Mesleklerinde ve yaşamlarında sonsuz
başarılar diliyor ve her zaman
olduğu gibi, hiçbir zaman “SAVRULMAYAN”
, “DURUŞU”
daim ve sağlam olan, her zaman “DİK
DURAN”, “EĞİLİP
BÜKÜLMEYEN”, “EZİLENİN”
yanında olan , “ZAYIFLARIN”
ve “GÜÇSÜZLERİN”
sırtından geçinmeyen, “HAKLININ”
yanında olan, “ATATÜRK
DEVRİMLERİNDEN” kesinlikle
taviz vermeyen, “CUMHURİYETE”
ve “LAİKLİĞE”
sahip çıkan, “ONURLU”,
“ERDEMLİ”
ve
BARIŞ, EMEK, ÖZGÜRLÜK” için
mücadele eden, en önemlisi; “EMEĞE
SAYGI” duyan, “EMEKTEN
YANA TAVIR SERGİLEYEN”, “EMEKÇİYE”
sahip çıkan yeni nesiller
yetiştirmesini canı gönülden
diliyorum. “VELİ
BABA SULTAN” felsefesinin en
derin sıcaklığıyla hepinizi
yürekten kucaklıyorum.
HOŞÇAKALIN.
Veli TÜRKARSLAN
Maden
Mühendisi-AMASRA
KAYNAK: İ.
Kaygusuz - S. Kalender - A.
Gölpınarlı - V. Atila - G. Öz
|